Anlam ve Anlamsızlık Kıskacı Arasında İnsan

Yoğun Bakımda Tatlı İkramı mı, Aslî Şifa mı?

İnsanoğlu, varoluş sahnesine çıktığı andan itibaren “bir kez geldik şu dünyaya…” söylemi ile derin bir anlam arayışı yahut sarhoşluklar arasında gidip gelen bir sarkacın üzerindedir. Hepimiz için tamamlanmamış bir cümledir bir kez gelmek şu dünyaya. O cümle ise insanın bulunduğu noktaya göre devam eder ve tamamlanır. Bu süreçte bulunulan nokta, onun ya hayvani bir haz sarmalında kaybolmasına ya da eşref-i mahlukat olarak hakikate yönelmesine ve yöneldikçe de şeref sahibi olmasına yol açar. Sadece yeme, içme ve cinsellik üzerine kurulu bir yaşam, insanı nihai doyuma ulaştıramaz; çünkü insan, anlam olmadan hayatı yaşayamaz ve dahi yaşanmaz kılan bir varlıktır. Nitekim Nietzsche’nin “Tanrı öldü” haykırışı da anlamın yitirildiği bir dünyada vahşetin kaçınılmazlığına ve bu boşluğun geçici lezzet veren sarhoşluklarla kapatılıp örtülemeyeceğine dair bir kaygının tezahürüdür. Buna ilaveten bir örnek daha verecek olursak; Kant, saf aklın kritiği eserini yayımlayınca Alman bir şair ‘Efendim, bu eserinize göre hakikati bulup bulamayacağımız noktasında bize ne dersiniz?’ deyu sorar. Kant, bulamayacağız der. O gece alman şair intihar eder. Evet, durum bu kadar ciddi. 

Peki ya insan böylesi kritik bir meseleye mukabil ne yapmakta(?) Gelin aşağı satırlarda bunu irdelemeye ve incelemeye çalışalım. 

Nisyan ve Ünsiyet Arasında İnsanın Mahiyeti

Arapça kökeni itibarıyla insan, hem nisyan (unutmak) hem de ünsiyet (bağ kurmak) ile tanımlanır. İnsan; Rabbini, bir damla sudan yaratıldığını ve ölümlü olduğunu unutmaya meyyaldir; hatta bu unuttuğunu dahi unutur. Gaflet buna denir: Unuttuğunu unutmak. Öte yandan, ilk insan Âdem’den galaksilere, sevdiklerinden zaman ve mekanın ötesine kadar her şeyle ünsiyet kurma kapasitesine de sahiptir. Bu diyalektik içinde insan, uçsuz bucaksız hacetleri/arzuları ve acizliği ile zorunlu bir yolcudur.

Bediüzzaman Said Nursi, bu yolculuğu etkileyici bir temsille betimler: 

“-Bir zaman bir asker, meydan-ı harp ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer.

Şöyle ki: 

Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor.”

(Sözler)

Böylesi bir durumdaki insan ne yapar ve yapmalı? 

Özetle, temsilin devamında, ilk başta Hızır gibi birisi ve akabinde bir dessas gelir. Hızır (gibi) olan “Al şu tılsımı oku, al şu kuvvetli ilaçları yaralarına sür..” Akabinde şeytânî dessas “Gel boşver şu tılsımı bu ilaçları, işret edelim, meyhanelerde zevk edelim..” der. İşte, bizimde durumumuz tam olarak bu, lakin kim hangi fısıltıyı dinliyor, ayırdım noktası budur. Bu tablo aslında, insanın kendi mahiyetini, aczini, fakirliğini ve ölmekte olduğunu unutuşunun bir yansımasıdır. İnsanın tüm güç devşirme çabaları ve arayışları, aslında bu varoluşsal yaraları sarmak ve ölümü öldürmek içindir.

Modernitenin Palyatif Çözümleri

Modern dünya, insanın derin varoluşsal yaralarına sahici çözümler sunmak yerine adeta “kanserli bir hastaya ağrı kesici vermek” gibi palyatif yöntemler pazarlamaktadır. İnsan, derin yarıklarını sıva ile örtmeye çalışırken problemin kökten çözüldüğünü zanneder; oysa bu sadece geçici bir uyuşmadan ibarettir. Mevlana’nın Mesnevi’sinde anlattığı hikayede olduğu gibi, duvarlarındaki derin yarıkları sıva ile örten ev sahibi, evin yıkılacağını haber vermediği için enkazı suçlar; halbuki ev, çatlaklarıyla her an feryat etmiştir, ‘bak(!), her an yıkılabilirim, dikkat eyle, tedbirini al.’ demiştir.

Niyazi Mısri’nin “Günde bir taşı düştü yere binayı ömrümün/Can yatar gafil viran oldu bî haber” dediği gibi, ömür binamızın her gün binler taşı yere düşer iken nisyan içre nisyan sarmışta bizi tükeneni eklenir/yapılır zannederiz.

Ölmek üzere olan birine ayakkabısının rengini sormak ne kadar absürtse, derin bir manevi boşluktaki insana dünyevi lezzetler sunmakta o denli anlamsızdır. Keza Bediüzzaman bunu “idam sehpasındaki adam, sehpanın tezyin edilmesinden ne denli lezzet alabilir(?)” metaforu üzerinden sorarak betimler. Bu durum, yoğun bakımdaki bir hastaya ağzı tatlansın diye mükellef tatlılar ikram etmeye benzer; dışarıdan bakıldığında düşünceli bir tutum gibi görünse de gerçekte durumun vahametini görmezden gelmek, alaya almak, lâkayt kalmaktır. 

Rağbeti Hakk’a Çevirmek ve Hakk’ın Hakiki Deva Oluşu

İslam düşünce geleneğinde ve Hz. Peygamber’in hayatında bu derin yaraların ilacı, “Üç Aylar” olarak bilinen zaman dilimlerinde, özellikle de Reğaib ile işaretlenmiştir. Reğaib, rağbet etmek, yönünü ve arzularını “Merğub” ve “Mahbub” olan Hakk’a çevirmek demektir. Kişinin niyeti ve rağbeti, onun bu dünyadaki yolculuğunun mahiyetini belirler. Niyetimizi o rağbet selimleştirerek sahih hale getirir, selim niyetimizi ise o yol istikamette tutarak muhkemleştirir. Ol sebepten Din bize şunu söyler: Allah Maksat, Peygamber Yol’dur. 

Son Söz Yerine Son Tahlil

Son tahlilde, fanî olan(lar)ın peşinde koşmak, derin yarıkları sıvayarak bir müddet daha uyumaktan/uyuşmaktan başka bir şey değildir. İlk elden tat versede sonrası etleri kemiklerden ayıran zehirli bir baldır. İnsanın kurtuluşu ise, Bediüzzaman’ın ifadesiyle; 

 “Fâniyim, fâni olanı istemem.  

  Âcizim, âciz olanı istemem.  

  Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem.  

  İsterim fakat bir yâr-ı bâki isterim. 

  Zerreyim fakat bir şems-i sermed isterim.             

  Hiç-ender hiçim fakat bu mevcudatı umumen isterim.”

diyerek yönünü Bâki olana dönmesinden geçer. Yönümüzü ve Yüzümüzü Nereye dönsek O’nun Yüzünden başka olmayana dönelim, yön’el’elim. Nitekim Rağbet etmeye değer ve rağbetimizi değerli kılacak yalınuz O. Ğayrısı derindeki derin yarıkları sıvayarak bir müddet uyumaktan ibarettir, ya sonrası, hiçliğin sardığı ateşten gömlek.

Zerreyken bir Güneş’i, hiçken umum mevcudatı isteyen insan ruhu, ancak rağbetini Allah’a çevirerek bu ateşi söndürebilir. Ve yine Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘Bakinin âyinesi bakinin rengini ve hükmünü alır.’ Bu fenâ ancak O’na dönmekle ve aynası olmakla bekâya kalbolur. Sevgili Yûnus Emre’min söylediği gibi “Sultan ile bilişen/Yoğ iken vâra benzer.” Zira beka ve bâkî O. İnsan O’nun ile biliştikçe var olur. Diğer türlü sadece mevcuttur, taş gibi ot gibi it gibi…

Madem bir şeyleri unutacağız ve Bir Şey’i hatırlayacağız, madem insan unutmadan ve hatırlamadan yaşayamayan bir varlık ise, Mehmet Akif Ersoy’un Safahatta dediği şekliyle “Artık herkes bir yol tutmuş/Allah’ı gören gözler dünyayı unutmuş.” zümresine dahil olabilmek uğrunda mücahede ve mücadele etmek şerefine talip olalım.

Son Tahlilin Öz’eti ve Sonuç

İnsanın bu dünyadaki durumu, fırtınalı bir denizde su alan bir geminin içindeyken duvarlarının rengini tartışmaya benzer. Gedik büyüdükçe büyüyor, yarık açıldıkça açılıyor. Asıl mesele duvarın rengi değil, geminin batmakta olduğu gerçeği ve limana ulaştıracak rotanın bulunmasıdır. Batan Güne hangi doktor ne yapabilir? İllâ o Allah ola.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *