Eski insanlar; yeni bir dil, yeni bir meyve veya yeni olan herhangi bir şey görünce hayret ediyor, yaşama sevinçleri kabarıyordu. Hayret duygusu, insanın algılarını açmaya yardımcı oluyor, hayat yeni şeyler için fazla kısa sürüyordu.
Şimdilerde hayret duygumuz körelmiş; biraz olsun hayret ettiğimiz şeyler de eskiye nazaran farklı bir yöne evrilmiş durumda. “Yenilik” kavramını atfettiğimiz şeyler yalnızca üretilen nesnelerden ibaret hâle gelmiştir. Hayret edilecek şeylerin ancak; yeni çıkan telefon modeli, yapay zekânın son sürümü, yurt dışında üretilmiş ilaçlar vs. gibi şeylerden ibaret olduğunu zannediyoruz. Biri yanımıza gelip de; “Bugün ortalık epey karışıktı, fazlaca güncel haber var…” dediği zaman hemen; güncel altın kurları, bilmem ne ülkesinin başkan seçimi aklımıza gelir. Sabah gün doğumunun çok güzel olduğu, ikindi yağmurunun öylesine güzel bir intizamla yağdığı ise aklımızın ucundan geçmez.
Oysa kavramlarımızı değiştirdiğimiz zaman, her zaman geçtiğimiz, o “aynı yol” diye hitap ettiğimiz yerin; hiç de aynı kalmadığını anlarız. İlk olarak, o yolda yürürken her seferinde farklı şeyler düşünürüz; her seferinde farklı bir bakış açısıyla yürürüz o yoldan. Yol hep aynıymış gibi görünse bile ne yol aynıdır ne de oradan geçen bizler aynı kalmışızdır. İnsanın hâletiruhiyesinin her an değiştiği gibi, basit bir yolun da bin bir türlü hâli vardır. Hatta insanlar gibi yolların da belki bipolarlığı olabilir.
“İnsan nereden gelip nereye doğru gittiğini karıştırsa bile, yol onu yine de bir yerlere götürmekten geri durmayacaktır.” (Rasim Özdenören)
Yeni dünyada tüm olaylar ve kavramlar açıklanabilir gibi görülüyor. Artık bir şeylere şaşırmak epey zorlaştı. Her şey birbirinin aynısı, benzeri veya kopyası; özgün olmak gerçekten fazlasıyla güçlük gerektiriyor. Bilginin çokluğu anlamı yitirdi. Sürekli bir şeyler oluyor ve biz sürekli çok biliyoruz ama hiçbir şey hakkında derin bir bağ kurmuyoruz. Her şey çok sıradan, her şey çok olağan.
Oysa sıradan şeylerin güzelliğinin tadına varabilirsek, azdan daha çok şey elde edebiliriz. Şimdilik en yeni teknolojilerden haberimizin olmasına gerek yok. Eğer küçük şeylerden de tat almayı başarırsanız, ölü olan hayret duygularınızda gıdıklanmalar yaşayabilirsiniz.
Ben, çok uzaklara gitmeden önce kendi sokağımı tanımak; ilk önce o sokağın yolcusu olmak istedim. Başta hep “aynı” gibi gözükse bile, dikkat kesilince sürekli değişiyordu o sokak. Benden bir şeyler vardı o sokakta. Bazen bir öğrenci, bazen yazar, bazen iş adamı olarak geçtim o sokaktan. O da bana karşılıksız değildi; bazen beyaz giyindi, bazen sarı, bazen yemyeşildi… Ama bu yenilikler, şehir bilboardlarında gözükecek türden sessiz yenilikler değildi… Bizler kendi sokağımızdan uzaklaştıkça, benliğimizden ve şahsî kimliğimizden de uzaklaştık. Dünyanın öbür ucundan haberimiz vardı ama kendimizden bihaber kaldık. Her şeyi bilmemiz, doğal olarak bizi hayret yoksunu hâle getirdi ve ölü bedenler olarak kendi sokaklarımızda gezmeye başladık.
Böylelikle şimdilerde, daha fazla yaşamanın değil; daha fazla son’a yaklaşmanın özlemini güder olduk.



Hakan Büyükmutlu
