Hakk’ın Menzili ve Kementi: Tohumun Göğe Ermesi

“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen…”

                                                       Şeyh Gâlip. 

“Kâinatın aynasıyım/mademki ben bir insanım

Hakkın varlık deryasıyım/mademki ben bir insanım”

                                                     Âşık Daimî

Modern dünyada insan, ancak kapitalizmin çarkını çeviren dişliden ve biyolojik bir organizmadan ibaret. Kullan ve at, hatta kimisi kullanılmaya dahi değmeyen ucube. Nitekim kimisini hayvan olarak gören ve bunların ancak kendisine hizmet edebileceğini düşünen Modernite, kimisini de bir an önce imha edilmesi gereken canavarlar olarak görür. Bugün tam da böyle bir imha süreciyle karşı karşıyayız; kendince oluşturduğu ‘insan’ kategorisinin dışına ittiği toplum ve devletleri akabinde yok etme girişiminde bulunmaktadır. Bugün modernizmin savunduğu ‘İnsan Hakları’ bile kendisinin insan kabul ettiği kişiler dahilinde yürütülmektedir. Geri kalanlar insan olmadıkları için tez zamanda yeryüzünden yer altına gönderilmeli. 

İslâm düşünce geleneğinde ve özellikle tasavvufta ise insan, yalnızca biyolojik bir varlık değil, kâinatın özü ve ilahi isimlerin tecelli ettiği en berrak ayna olarak tanımlanır. Âlemlerin Rabbi tarafından muhatap alınmış ve mükellef tutulmuştur. Şeyh Gâlip’in “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen” mısraıyla ifade ettiği gibi, insan âlemin özü (zübde-i âlem); küçük bir kâinattır. Bu hakikat, tohum ile meyve arasındaki ilişkiye benzer: Nasıl ki meyve, zatı itibari ile tohumu ve ağacı bütünüyle kendi içerisinde barındırıyorsa tohumda bütünüyle kendi içeresinde ağacı ve meyveyi barındırır. Yaradan Rabb zerrede küreyi, kürede zerreyi, tohumda ağacı ve meyveyi, meyvede de tohumu ve ağacı gösterdiği gibi ‘Biz zerre olan insanda’ da bütün kâinatı ve kâinatta da bizi gösterir. Dolayısıyla insan meyvesinde âlem tohumu saklıdır ve âlem tohumundan ‘İnsan’ meyvesi fışkırır.

İnsan bir tohumsa bunun ikmal olması ne’ye bağlıdır? Aşağıda bunu irdelemeye çalışalım. 

Âlem Aynası ve Nûr-u Muhammedî a.s.m.

İslam düşünce geleneğinin –özellikle tasavvufta– temelini oluşturan bir düşüncedir ki: Cenâb-ı Hak, gizli bir hazine iken bilinmeyi murat etmiş ve bu sonsuz kudretinin ve güzelliğinin bir neticesi olarak ‘kâinatı bir ayna’ hükmünde yaratmıştır. Bu bağlamda İbnü’l-Arabî’nin ifadesiyle insan, bu “âlem aynasının cilası” hükmündedir. Bir aynanın cilası ne kadar kuvvetliyse, yansıttığı hakikat o kadar zahir olur. Bu noktada aynaya cila gerektir, aynanın en parlak cilası ve ilahi isimlerin bütünüyle tecelli ettiği merci ise Nûr-u Muhammedî’dir a.s.m.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, her cemâl ve kemâl sahibi kendi güzelliğini görmek ve göstermek ister. Hakkın cemâlini ve kemâlini gösterdiği mümtaz şahsiyet ise Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed a.s.m. ilâhî ahlâk ile ahlâklanmanın (tahallaku bi ahlakillah) zirvesidir. O, bütün peygamberlerin ahlâk boyutlarını kendinde cemeden bir meyve; diğer peygamberler ise bu meyveyi veren ağacın yeşeren tohumlarıdır. Kâinattan maksat insan ise insandan maksatta Hz. Muhammed a.s.m. olsa gerektir; “Gaye insan ufuk peygamber.” [1]Bediüzzaman, risalelerinden birisinde aktardığı bir beyit bu meyanda oldukça mühimdir: “Âyinedir alem her şey Hak ile Kaim/ Miratı Muhammed’den hak görünür daim.”  Hz. Aişe’nin r.a. “O, yürüyen bir Kur’an’dı” ifadesi, Hz. Muhammed’in a.s.m. âyinedarlık sırrının en kâmil tezahürü olma noktasında yine oldukça önemlidir. 

Bu sebepten dolayı insan olmaklık Hz. Muhammed’e a.s.m. benzemeklikle doğrudan alâkalıdır. İnsanın kemâl hâli O’dur a.s.m.

Şaşılıktan Kurtulmak: Tevhid ve Vahdet

İnsanın böyle bir kemâle giden yolculuğundaki en büyük engeli “ikilik” yani şirktir. Şirk, yalnızca Allah’ı reddetmek değil, bir olanı iki görme şaşılığıdır. Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde anlattığı “tek şişeyi iki gören çırak” hikâyesinde olduğu gibi, insan dünyadaki çokluk (kesret) içinde boğulduğunda hakikati parçalar. Nimri dedenin dediği gibi “ikilik bir kindir.” İnsanın en büyük kini, şirktir; şirk, en büyük zulümdür, öyle bir karanlıktır ki insanlık tarihinde bulunan bütün kin ve nefret ondan doğmuştur. İnsanın “hakikaten” insan olması ise bu kini(ikiliği) içinden atıp Bir’e ermekle mümkün olur. Tevhid, gözdeki perdelerin kalkmasıyla her şeyde “Bir” olanı müşahede etmektir. O halde Tevhid, yeni bir şey ortaya koyma değil var olanı idrak etmek/keşif etmektir. Kesret içinde vahdeti, yani çokluk içindeki tekliği görmek ise, insanı şaşılıktan kurtarıp miraç yolculuğuna hazırlar. Nitekim Miraç, bir yolculuktur. 

Miracın Pratiği: Hakk’ın Menzili Olan Namaz

Hiç şüphesiz başta Kur’an’ı Kerim ve Sünneti Resûl’ün beyanatları olmak üzere, sahabe efendilerimiz ve onların akâbinden gelen –bilhassa sûfi gelenek içerisindeki– derin düşünce sahipleri, ibadetlerle marifet arasında sıkı bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. İman edenler ve salih amel işleyenler deyu kesretle çınlayan tınıları işitmişizdir. İl(i)m ile am(e)l aynı kök harflerden türeyen kelimelerdir; Arapça dil kuralları içerisinde, kök harfleri aynı olan kelimeler ya mutabık veyahut birbirine zıt anlamlara gelmektedir. Bundandır ki iman edenlerle birlikte salih amel işleyenler Hakk’ın katında mümtaz bir yer tutmaktadır. Ol sebepten yukarıda bahsettiğimiz tohum-meyve işleyişinin somut plandaki karşılığı Miraç temelli Namaz’dır. Namaz dinin direği ise, tohumdan meyve verecek bir hâle Göğermekte buna bağlıdır. 

Miraç, ahlak merdivenlerini tırmanarak Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak ve Hakk’ı görmenin mutluluğuna ermektir. Bu yolculuğun yeryüzündeki en somut tezahürü ‘namazdır’. Resulullah’ın “Namaz müminin miracıdır” hadisi uyarınca namaz; insanın kâinatla ünsiyet kurduğu, Hakk’ın menziline girdiğini idrak ettiği bir buluşma anıdır. Daha doğru bir ifadeyle: O’nun menzili harici hiçbir yer olmadığının idrakidir, namaz.

Namazın rükünleri olan kıyam, rükû ve secde; bitkilerden hayvanlara kadar tüm kâinatın ibadetlerini içselleştiren aşkınsal bir kulluk halidir. Bu ibadetle insan, Hakk’ın menzilinde olduğunun ve O’nun tarafından her an müşahede edildiğinin (ihsan şuuru) farkına varır. Namaz, Hakk’ın insanı kendine çektiği bir “kement” mesabesindedir; bu kemente tutunan ruh, arzdan arşa doğru “göğerir” ve göğe erer.

Son’uç

İnsanın hakikati, şah damarından daha yakın olan o “Yakîn”e ermekle kemale erer. Tohumun çatlayıp toprağın üstüne çıkması gibi, insan da nefsindeki ikilik kinini atıp özündeki insanlığı zuhur ettirdiğinde gerçek manada “insan” olur. Bu süreç, Gizli Hazine’yi müşahede etme ve mesafesizliğin keşfi olan Kâb-ı Kavseyn sırrına erme yolculuğudur. Bediüzzaman’ın “…İslâmiyet suyu ile imanın ziyasıyla ubudiyet toprağı altında…” ifadesi üzerinden bakacak olursak, insan, kendinde var olan hüsn-ü ahlak tohumunu İslâmiyet suyu ile ubudiyet toprağı altında iman ziyasına maruz bırakarak göğe erer. Hakiki yükseliş budur. Sûfiler ‘Burak’ bineğinin ubudiyet –salih ameller– olduğunu söylemişlerdir. İnsan, derin bir düşünce ile ibadetleri birleştirirse Urûc eder, göğerir. Aksi takdirde terakki zannedilen çürüyüşten ve çürütüşten başka bir şey değildir. 

Öz’et

İnsan, içinde devasa bir çınar ağacını barındıran küçük bir tohum gibidir. Namaz ve güzel ahlak ise bu tohumun çatlayıp göğe doğru boy vermesini sağlayan can suyudur. 

Resul Hançer


[1] Necip Fazıl Kısakürek

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *