Yıkılmaz Sanılan Hükümranlık: Beşiklerde Uyuyan Musa’lar

“Yıkılmaz denilen saraylar bir sandığın getirdiği bebek ile nasıl yıkılır?” 1

Bildiğimiz üzere Firavun’un o yıkılmaz hükümranlığı, annesinin sandıkla suya bıraktığı bir bebek ile; Hz. Musa a.s. ile yıkılmıştı. Otoritesi sarsılmış, her şeyi yönetme gücüne(!) sekte vurulmuş, iradesi dışında şeyler yaşanmış ve her şeyin sahibi olduğu iddiası yalanlanmıştı. 

“Bir bebek nasıl olur da bunları yapabilir?” 

Bir kul ne kadar iman etmiş olursa olsun içindeki ‘Firavunlaşma potansiyelini; nefsini’ söküp atamaz. O tehlike her an oradadır. Efendimiz a.s.m. bile nefsi ile baş başa kalmaktan Allah’a sığınmışken 2 bize düşen her an teyakkuzda olmaktır.

Kibir, yönetme, sahip olma arzusu gibi hasletler neredeyse hepimizde var. Fakat ‘teslim olanlar’ –Müslümanlar– olarak bunları törpülememiz ve bu nitelikleri ‘sahibine teslim etmek’ gerektiğini bilir ve bu yönde gayret ederiz.

Bu gayretimizde bize en çok destek olan şey belki de Allah’ın bize emanet ettiği bebeklerdir. Hani şu yıkılmaz denilen sarayları yıkan bebekler.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Allah Teâlâ’nın rızasa erme yollarının çok olduğunu, bunlar arasından kendisine meslek olarak ‘acz, fakr, şefkat ve tefekkür’ 3 yolunu tercih ettiğini söylemiştir.

Bu dört hasleti insan kendisine bir bebek emanet edildiğinde iliklerine kadar hisseder.

Konu nezdinde acz ve fakr kavramları üzerinde duracak olursak; yeni bir bebeği dünyaya gelen bir anne için artık yepyeni bir hayat başlamıştır. Bazen yemek, uyku gibi kendi temel ihtiyaçlarını karşılayamaz, ağlama krizlerinde bebeğini sakinleştirmeye gücü yetmez, hastalandığında şifayı aramaktan ve dua etmekten başka elinden bir şey gelmez.

Hayatına ve eylemlerine hükmetmek, uyumak ister; dinlenmek, yemek yemek, bir yere gitmek ister… ama bebeği ile ilgilenmekten dolayı yapamaz. 

Bazen ev derli toplu dursun ister eline bir kitap alıp okumak ister biraz olsun sessizce dinlenmek ister ama tüm bunlar pek de mümkün olamaz.

İstediği şey, istediği şekilde, istediği zamanda olmayacaktır artık.

Tabiri caizse otoritesi sarsılmış, her şeyi yönetme gücüne(!) sekte vurulmuş, iradesi dışında şeyler yaşanmış olur ve sahip olduğu zannettiği şeylerin aslında onun elinde olmadığının farkına varır.

Evindeki yatağa sahip olduğunu zanneder, önüne getirilmiş yemeğe sahip olduğunu zanneder, hemen yanında duran kitaba sahip olduğunu zanneder ama eli yetişemez, ulaşamaz.

Dünya hayatında bu durumun aslında her bir şey için geçerli olduğunu gafletle unuttuğumuzda Firavunî hasletler şaha kalkar ve bize yönetme imkânımız olduğunu, kendi evimizde kendi hükümranlığımızı idare ettiğimizi düşündürür. 

Ebeveyn olmak, bizi bu gafletten çıkarıp derinden sarsan bir kim/lik olur bizim için.  

Bütün o krizler karşısında çaresiz kaldığında asıl Çare’nin kim olduğunu anlar.

Sahip olduğunu zannedip elinin ulaşamadığı şeylerin asıl Sahibi’nin kim olduğunu anlar.

Yönetmeye ve düzenlemeye çalıştığı onca şeyin asıl Yönetici’sinin yani Rabb’inin kim olduğunu anlar.

Bu farkındalık haliyle yüzleşmekten her fırsatta kaçan insana aslında kim olduğu yüzüne tokat gibi vurulur. 

 İçimizdeki Firavun’u yıkan Musa’lar ise beşiklerimizde uyuyor ve her gece bize aynı hakikati fısıldıyorlar:

“Sen Rab değilsin. Sen kul’sun.”

Kübra Yıldırım


  1. Muhammed Emin Yıldırım, Siret-i Enbiya ↩︎
  2.  ⁠Ebu Davud 5090, Ahmed bin Hanbel Müsned 5/42 ↩︎
  3. ⁠Sözler, Yirmi Altınca Söz, Zeyl ↩︎

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *