Yüzümüz Var mı?


I.

Her insanın kendi kim’liğini gösteren ayırt edici özellikleri –âlamet-i farikası– vardır.

Mesela sesinden tanıyabiliriz veya parmak izinden tespit edebiliriz bir kimseyi.

Yüz de insan kim’liğinin en belirgin göstergelerindendir. Öyle ki herhangi bir nedenle yüzünü kaybetmiş bir kimse, tanınmaz bir hâle gelir; yüzü itibariyle tanınmaz bir hâle gelmiş kişi, parmak izi, -o da silinmişse- DNA’sına bakılarak meşakkatli bir süreçten sonra ancak tanınabilir.

Yüz’ün bu bağlamda sadece maddi bir değeri yoktur. Bizler manevi anlamda belirli bir ahlaki duruşa, kim’liğe sahip olmayan birisine ‘yüzsüz’ deriz. Kişinin manevi anlamda nasıl birisi olduğunu bize gösterecek net bir âlamet-i farikası kalmamıştır; yüzünü ya kaybetmiş ya da hiçbir zaman kendisine ait bir yüz/kim’lik edinememiştir. Manevi anlamda yüzsüzleşen, yüzü belli olmayan kimselerin maddi açıdan bir yüze sahip olmasının da bir belirleyiciliği kalmaz. Çünkü bir insanın kim’liği/kendiliki, maddi anlamda aynaya baktığında karşısında duran suretinden ibaret değildir. Birisi hakkında “nasıl birisi, kim?” diye sorulduğu zaman, o kişinin yüzünün nasıl bir şekle sahip olduğunu tarif etmeyiz. Suret, kişinin manevi/içsel kim’liğinin taşıyıcısı, nişanesidir sadece. Farklı bir açıdan bakacak olursak, bir kişinin yüzünü gösterip “bu kim?” diye sorduğumuzda, sorunun mahiyeti açısından beklenen cevap, o kimsenin manevi anlamda kişiliğine, kim’liğine dairdir.

Şimdiye değin çizilen çerçeveden bizim kim’liğimiz, içimizden kaynaklı bir mahiyete sahip olduğu anlaşılıyor. Dışsal formumuz, kendimizin dışındaki şeyler, bizim kim’liğimizi, ahlâkımızı bütünüyle temsil edemez. Dolayısıyla kişinin kim’liğini tespit etmesi, içsel bir yüzleşmeyi, tanışıklığı gerektirir.

Kendisinin dışında yaşayan, dışsal meselelerle meşgul olarak yaşamını devam ettirenler, bir kim’liğe sahip olmayacakları için yüzsüzdürler.

Bu noktada dışsal meselelerin illâki dünyevi, maddi şeyler olması da gerekmez, çünkü içsel bir yüzleşmeye, içine kıvrılıp kendisi ile baş başa kalınarak yapılan bir muhasebeye; yani içsel  bir düşünce ameliyesine vesile olmayan her türlü eylem/meşguliyet dışsaldır, kişinin kendisinin dışında gerçekleşir. Böyle kimseler için, belki de en çok kişiyi kendi içine düşürüp kim’liği ile yüzleştirmesi veya bu yüzleşme sonucu yeni bir kim’lik inşasına/arayışına sevk etmesi gereken ‘okumak’ bile günlük programını tamamlamak için yapılan bir eylemden ibaret kalır. Bir Müslüman özelinde düşünürsek; namaz kılmak, oruç tutmak, fikrî bir konuşmaya katılmak, aile ziyaretinde bulunmak… gibi müspet ubudiyet hâlleri bile, içsel bir yüzleşme sonucu kişinin kendisine dair bir farkındalığı olmadığı takdirde, kişiyi kendisinin dışında tutan; kişinin oradan oraya sürüklendiği bir akıntıya dönüşecektir –ki biraz önce saydığımız ibadet formları, özünde içsel bir tefekküre vesile olması gereken amellerdir. Başlı başına namaz, bütün dışsal meşguliyetleri tekbir ile elinin tersiyle iterek/arkada bırakarak, kendi acziyetinin, abdiyetinin farkına varıp/kendiliki ile yüzleşip kişinin hakikat ile baş başa kaldığı bir miraçtır; düşünce eylemidir.

Böyle iken kişi eğer ki başka dışsal şeylerle ilgilenmekten dolayı kendisinin farkında değilse –bu durum ‘kendisini kaptırmak’ deyimi ile tasvir edilir– o kimseyi kendisine getirmesi gereken, yeni bir kim’lik kazanmasını sağlayacak şeyler bile fayda vermez bir hâle gelir.

Böyle bir durumdaki birisini sürekli bir faaliyette, oradan oraya koştururken, insanlara yardım ederken görürüz belki; ama işin aslında; kişi kendisini kaybetmiş, oradan oraya sürüklenen, dışındaki kimselerle uğraşırken kendisinin durumundan, kim’liğinden habersiz bir hâle gelmiştir. Yapmış olduğu tercihler, içerisinde bulunduğu gündelik yaşam, kendisi hakkında dile getirdiği söylemler; içsel bir düşünce içerisinde tahkik edilmemiş dışsal kalıp yargılardan ibarettir. Bir durum hakkında konuşulduğunda, o konuşmanın arkasında bir ferdiyet, kendilik, kişiye ait olma kokusu hissedilmez. Duyulan yalnızca ezberlenmiş, kalıp haline getirilmiş, kişinin dışında duran; başka herhangi birisinden, herhangi bir yerde aynı şekilde duyabileceğiniz ifadelerdir.

Şimdiye değin anlatılanlar, bizleri içimize düşüp kendilikimizle yüzleşmeye, kim olduğumuzun idrakiyile; kendimizin farkında olarak diri bir yaşam sürmeye davet ediyor. Ama bunun için kişinin ilk yapması gereken, kendi başına kalmayı göze almasıdır. Yüz’leşmek, kendi başına kalmak; sürekli içinde yaşayıp bu farkındalığı diri tutmak oldukça zordur. Oysa işin başlangıcında iman etmek bile böyle bir kendiliki/ferdiyeti gerektirir. Yoksa kendisinin farkında olmayan birisi nasıl “ben iman ettim”, “bu benim imanım, benim şahitliğim” diyebilir?

Kalıp yargıları, dışsal delillendirmeleri aşarak; taklidi imandan tahkik edilmiş bir imana geçişi bir de kendi kim’likini tahkik etmek üzerinden düşünelim. Belki o zaman aldatmaz, aldanmaz, kim olduğu ne olduğu belli olan bir yüz’ün sahibi olabiliriz.

“Tenhada Yüz’leşmeler” kendi içimize düşerek yapacağımız yüzleşmelerle kendilik’imizi fark etmek niyetiyle oluşturuldu. Kim bilir, bu bölümdeki metinler/yüzleşmeler ile birbirimizin kim’liğine ayine oluruz.

Tenha’laşalım!
Tenha’da buluşalım.
Vesselam.

Oğuzhan Erdinç