Faydacı Yaklaşımdan Uzaklaşarak Ubudiyet ve İhlâsa Varoluşsal Yolculuk
Bir insanın varoluşsal yolculuğu, kendisini, evreni ve Yaradan ile olan ilişkisini sorgulamasıyla başlar. Bu sorgulama, hayattaki kalkış noktamızı belirlerken, bu yolculuğun varış noktasının kendi özümüze uygun, sahih bir yaşam sürmek olduğunu keşfederiz. Bu makalede, özellikle son yüzyılda felsefi akımların ve sosyal psikolojinin etkisiyle ibadetlerin nasıl faydacı bir perspektiften yorumlandığını ele alarak, Bediüzzaman Said Nursi’nin ubudiyet ve ihlâs tanımlamaları üzerinden ibadetlerin asli gayesine bir dönüş çağrısı yapmak istiyorum.
1. Kalkış Noktamızdaki Sapma: Salt Faydacı İbadet Anlayışı
Husussan, son 200-250 yıldır etkili olan bazı felsefi akımlar ve Ehli İslam’ın ve Osmanlı’nın çöküşüyle oluşan “yenilmişlik psikolojisi”, ibadetlerin yorumlanışında büyük bir sapmaya yol açmıştır. Ben bu sapmayı, ibadetleri pragmatist, yani salt faydacı bir gözle değerlendirmeye dayandırıyorum.
Faydacı bakış açısı, ibadetlerden elde edilecek yararı, kişinin biyolojik, hayvani dolayısıyla nefsani arzularına uygun gelecek şeylerle tanımlar. Bu yaklaşıma göre insanlar şöyle düşünüyorlar:
• Oruç, en evvel açların halinden anlamak ve bedene sıhhat kazandırmak için tutulur.
• Kurban, fakirlere et dağıtmak için kesilir.
• Zekât, zenginlerin, durumu içler acısı olan fakirlere mali yardımda bulunmak için verdiği yardımdır.
Şahsi kanaatimce ve birazdan değineceğimiz bakış açımıza göre bu faydacı yorumlar, ibadetlerin kıymeti açısından derin çatlaklar oluşturmaktadır. Eğer oruçtan maksat ilk elden açların halinden anlamaksa, bir gün aç kalmak yeterli olmaz mı? Üstelik bunun için belirli bir aya(Ramazan’a) da gerek yok ve herhangi bir gün tercih edilebilir; kurbandan maksat fakirlere yardım etmekse, kasaptan et alıp dağıtmak veya daha da önemlisi insanların elektrik/su giderlerini ve çoğuz evsiz barksız insanın kira bedelini ödemek daha mantıklı olmaz mı? Bu durumda şu sonuca varılır: Sosyal kurumlar, dernekler bu tür yardımları çok daha organize yapabilmektedirler. Bu tür sorular, bizi “Biz niye Müslümanız?” sorusuna kadar götürüyor ve ibadetleri anlamlandırılamaz ve hatta mantıksız hale getiriyor. Örneğin, Hac ibadetini bu bakış açısıyla bir “Survivor” yarışmasına benzetebilirim.
Bu statik bakış açısı, ibadetlerin içeriğini boşaltır; onları sadece dış görünüşe ve pragmatist bakışa indirger. Başörtüsü takmak, kurban kesmek veya hacca gitmekle Müslüman olunacağı zannedilirken, bu kılıfların ardında farklı, hatta kötü işler yapılabileceği göz ardı edilir. Bu durum, önceki konuşmalarımızda değindiğimiz insanın kendi özünü yitirip “bülbül iddialı” olup da “kargalaşma” tehlikesini barındırıyor. Zira içeriği boşaltılmış, kabuğa indirgenmiş ve ontolojik zeminini yitirmiş her sistem müntesiplerini göründüğü gibi olmamaya ve olduğu gibi görünmemeye götürerek iki yahut daha fazla yüzlülüğe götürür: İhsan Fazlıoğlu’nun deyimiyle “Bülbül olup kargaca şakımak.”
2. Varış Noktamız ne olmalı?
Ubudiyet, İhlâs ve Hakiki Kulluk
İbadetlerin bu faydacı yorumlardan arındırılarak asli gayesine dönülmesi, varoluşsal yolculuğumuzun varış noktasına ulaşmanın temelidir. Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadeleriyle, ubudiyet (kulluk) ve ihlâs bu dönüşümün anahtarlarıdır. Ben de bu anahtarları sizlere açıklamak istiyorum.
Ubudiyet (Kulluk) Nedir?
Ubudiyet, en neticede insanın dünya yolculuğunda Hakk’a vasıl olabilmesinin vasfını üzerinde barındırmasıdır. En genel anlamıyla ubudiyet ‘aklın hakkını vermek –ki bu da soru sorarak tefekkür etmektir’ ve rahmet eksenli bir bakış açısıyla İlahi rmir ve yasaklara muti olmak çabasıdır. Bediüzzaman’a göre ubudiyet, emr-i ilahiye ve rıza-ı ilahiye bakar. Yani ibadetler, Allah emrettiği için yapılır ve gayesi Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bu ibadetlerin faydaları (semerât, fevâid) ise uhrevidir. Ancak, dünyaya ait faydalar ve menfaatler, ibadetin asıl gayesi olmamak ve kasıtlı olarak istenmemek şartıyla ubudiyete engel teşkil etmez. Örneğin, kurban kestiğimde etin dağıtılması zorunlu bir çıktıdır ve bu durum, niyeti etkilemez. Hatta bu tür dünyevi faydalar, zayıf insanlar için bir teşvik unsuru olabilir. Fakat eğer bu dünyevi faydalar, ibadeti yapmanın temel nedeni (illet-i gaye) veya bir parçası olursa, o zaman ubudiyet kısmen veya tamamen iptal olur. Yani, açların halinden anlamak ya da fakire et dağıtmak gibi düşüncelerle yapılan bir ibadet, o ibadeti boşa çıkarır. Bu sırrı anlamayanlar, evrad-ı kutsiye gibi çok faziletli duaları ve zikirleri dünyevi faydalar için okuduklarında, o faydaları göremezler ve görmeye hakları da yoktur; çünkü o faydalar, halis niyete talepsizce tereddüp eden, fazlî bir neticedir.
İhlâs Nedir? İhlâs, ubudiyetin yapıldığı safiyeti ifade eder. Bediüzzamanın bahsettiği ihlâsı, Gazali’nin süt metaforuyla açıklayacak olursak: “Süt gibi pak ve temiz olmak.” Süt, kan (iktidar) ve fışkı (şehvet) arasından gelir ve sütün süt olabilmesi için bunlardan arınmış olması gerekir. Aynı şekilde, ihlâs, ibadetlere dünyevi iktidar, şan, şöhret, şehvet gibi şeylerin bulaşmaması demektir. Eğer bu tür dünyevi beklentiler, kulluğa karışırsa, o “sütü bulandırır”, yani ibadeti boşa çıkarır. Gerçek ihlâs ile yapılan ibadetlerin asıl sahipleri (örneğin sahabeler veya evrad-ı kutsiye’nin müellifleri), o ibadetleri dünyevi faydalar için yapmadıkları için Cenab-ı Hak onlara rahmetinden fazlî bir şekilde dünyevi faydalar da verir. Ancak, bu faydaları hedef koyarak ibadet edenler, bekledikleri neticeyi alamaz ve hatta inkara düşebilirler.
3. Sürekli Yolculuğun İmkanları: Aylardan İnkılaplara
Bu derin anlayışa ulaşmak, sadece teorik bilgiyle değil, hayatın içine katılan bir tefekkür ve amelle mümkündür, ben de buna inanıyorum. Kameri takvimdeki ayları (Zilhicce, Muharrem, Safer, Rebiyülevvel, Şevval) metaforik okumalar için birer vesile olarak kullanırım. Her ayın kendisine özgü olayları ve manaları üzerinden, örneğin Zilhicce’nin Hac kökünden gelmesi sebebiyle bu ayda Hac ibadetini tefekkür etmeyi; Safer ayında bir yolculuk, Rebiyülevvel ayında Efendimiz’in (s.a.v.) doğumu üzerine düşünmeyi önemserim. Özellikle Şevval ayında Uhud Savaşı’ndaki okçular tepesi metaforu üzerinden, Risale-i Nur Külliyatı’nı ve tüm İslami eserleri bir “okçular tepesi” olarak konumlandırır ve bu tepenin terk edilmemesi gerektiğini vurgularım. Bu, insan hatalarına rağmen, ilim ve hakikat kaynağının sürekli korunması gerektiği anlamına gelir.
Haram Aylar (Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep) ise insanlık için geçmişten beri barış, ticaret ve Kâbe’yi ziyaretle geçen, sükûnetin hüküm sürdüğü özel dönemlerdir. Bu aylardaki olaylar ve manaları üzerine yapılacak okumalar, bireyin kendi hayatında birer inkılap haline gelmeli, yani bu haleti ruhiyeye bürünerek düşüncelerini ve eylemlerini dönüştürmelidir.
Sonuç
Varoluşsal yolculuğumuzun kalkış noktasındaki faydacı ve pragmatist yaklaşımdan kurtulup, varış noktası olan ubudiyet ve ihlâsa ulaşmak, ibadetlere asli anlamını kazandırıyor. Bu, sadece Allah’ın emirlerine uyarak ve O’nun rızasını gözeterek yapılan, dünyevi menfaatlerden arınmış bir kulluk anlayışıdır. İbadetlerimi sadece dış görünüşten öte, derin bir içsel dönüşüm ve özgürleşme aracı olarak görmek, bülbülce yaşamak ve bülbülce şakımak metaforuyla ifade edilen, özümdeki tevhit bilinciyle tam bir Abdullah olarak hayat sürme gayesine ulaşmamı sağlayacaktır. Bu sayede, Allah’ın benden istediği gerçek kul olma vasfını idrak edip hayatıma tatbik edebilirim, ben de bunun peşindeyim.
Resul Hançer
