II.
Büyük sorunlarımız var, bu belli.
Biraz olsun başımızı, içerisine daldırdığımız gündelik yaşamın akışından çıkarıp etrafımıza bakmak, bu sorunlarla yüzleşmemiz için yeterli olacaktır. Gerçi dijital aygıtların her tarafımızı işgal ettiği bir dönemde yaşıyor olmak, bu sorunlardan haberdar olmama sorununu ortadan kaldırıyor – belki sadece sorunları göz ardı etme sorunu var olabilir.
Dijital aygıtlar sayesinde tarihte hiç olmadığı kadar her şeyden haberdarız; nerede ne olmuş, anında işitiyoruz. Ayrıca – özellikle biz Müslümanlar – yine içerisinde bulunduğumuz çevresel veya varoluşsal sorunları konuşmak, dillendirmek veya bir şeyler anlatmak imkânını hiç bu kadar elde edememiştik; sorunları dillendirmek, sorunlara karşı hakikate dair anlatılarda bulunmak için sayısız içerik üretiyoruz. Öyle ki bir insanın hepsini takip etmeye kalksa ömrünün yetmeyeceği derecede çok enformasyon var elimizde. Sadece bu aygıtlarla değil, haftalık, aylık toplantılar, seminerler ve yayınladığımız kitaplar vb. araçlarla sürekli bir tartışma ve anlatı ortaya koyuyoruz. Fakat bu bir araya gelerek gerçekleştirdiğimiz söylemlere ve üretilen onca içeriğe rağmen, nasılsa sorunlar bir türlü çözüme kavuşmuyor; hatta daha vahim olanı, işin sonucunda sorunlar daha da karmaşık bir hâle geliyor.
Gelin, bu durum üzerinden bizi kendimizle yüzleştirecek bir temsile nazar edelim; olur ya, belki de önümüzdeki söylemler ve malûmat yığınlarını aşarak kendimize geliriz:
Bütün Suç Ben’im
I.
Oturulur ve büyük davalardan bahsedilir.
Konuşmak olunca mesele herkes her şeyi çok iyi bilir.
Saatler sürer bu meclis,
herkes onaylanır, herkes tasdiklenir.
Zaten herkes bilmişliğini gösterip
kendi bilgisini tasdikleme peşindedir.
Sorsak inanın herkes hakikatin peşindedir.
Önce ağır ağır girilir meseleye
zahiren herkes birbirine kulak kesilir.
sonra bahsin bir yerinde iş iyice hararetlenir.
“Aynen aynen!” tasdikiyle herkes bir diğerinden sözü,
bir an önce çekip alma derdindedir.
Tam ortada bir sorun vardır, masanın üstünde.
Sorunun varlığı kabul edilir.
Sorunun büyüklüğü hakkında herkesin delili,
cebinde hazır beklemektedir.
“Evet evet! Haklısın biliyorum zaten
hatta birde bu sorunun, şöyle bir tarafıda var…”
gibi laflarla hazır cevaplar servis edilir.
İçlerinden birisi bir az afallayıp
ağızdan ağıza dönen şeylerin bir az dışına çıkmaya başlayınca,
sorun diğer herkesçe onun üzerine itilmek istenir.
Ama, buna izin vermez hiç kimse
“Bende zaten sizin dediğinizi diyorum canım!
Ben felan şeyi felan şekilde söylemekle ‘aynen aynen’ demek istedim.”
U dönüşüyle hemen farklılıklar törpülenir.
Peki öyleyse!
Herkes,
aynı kelimeleri kullanıp
aynı şeyleri söyleyip
aynı şeyleri tasdik edip duruyorken
bu anlaşmazlık neyin nesi?
II.
İçlerinden birisi herkesin anlaşmasına rağmen
ortalığı bulandıran anlaşmazlığı fark etti.
Bir an da sustu ve bir müddet olan biteni seyretti.
Hiç kimse fark etmedi sustuğunu
Herkes bir avcı gibi söz’ün peşindeydi.
Bizimkinin gönlüne anlaşmazlığa dair bir hikaye ilişti.
Açtı Mevlana’dan üzüm bahsini.
Dedi:
“Bizim hâlimiz şu üzüm hikayesinin bir benzeri.
Hani bir gün bir adam,
dört işçi çalıştırdıktan sonra onlara para vermişti.
İşçilerden Türk olan:
‘Ben üzüm almak istiyorum’
Öteki Arap:
‘Ben inep almak istiyorum’
Rum olan da kendi dilinde
‘Üzüm almak istiyorum.’ demişti.
Herbiri üzüm istiyor fakat kullandıkları kelimeler farklı!
Biz de aynı şey…” diyemeden
sözü bir anda ağzından çekip aldı birisi.
“Aynen ya! Hepimiz üzüm istiyoruz.
Hepimiz aynı şeyi konuşuyor, söylüyoruz.”
III.
Bizimkisi sustu yine düşündü
düşündü
düştü meselenin derinine.
Bir anda irkildi
ve derinlerden geldi kendine.
Herkes yine herkesçe konuşuyordu
belli bir çerçevede.
Derinlerden çıkardığı ayineyi tuttu yüzüne
ve gördü meseleyi..
Suskundu hâla
Dedi kendi kendine
“Biz!” dedi.
“Aynı dili konuşuyoruz ki!
Başta hepimiz üzümü/hakikati istiyoruz demedik mi?
Peki öyleyse, bu anlaşmazlık,
bunca tasdik
bunca bilmişliğe rağmen neyin nesi ki? “
IV.
Durdu ve düşündü. Baktı yine elindeki ayineye.
Sonra “Aynı dili konuşmak,
aynı alfabeyi
aynı grameri kullanmaktan mı ibaretti?”
dedi yine kendi kendine.
Haklıydı!
Herkes üzüm isteğini söylesede
hepsinin üzüm diye kast ettiği şey aynı değildi.
Tanımlamalar değişmiş,
Üzüm herkeste, herkesçe bir tevil ile renkten renge girmişti.
“Pekiii” dedi.
“Öyleyse bunu anlatayım.
Biz aynı şeyi istemiyoruz.
Aynı değil kelimelerin, söylemlerin iç yüzleri.”
Tam söz’ü yakalayıp söyleyecekti, söylemek istediğini.
Ama, yine sustu ve olan biteni biraz daha fikretti.
V.
Dinlemeyi unutmuştu herkes, birbirini.
Herkes, hemen anladığını söylüyor,
hemen de mesele hakkında, bir ton laf diziyordu, allı felli.
Peki, anlamak bu kadar kolay ve basit mi?
Kişi önce iyi bir boşluk açmalı kendisinde.
Dinlenilen şey doğru veya yanlış olsa da
o şeye tüm ciddiyetini vermek,
o şeyin boluğunu, lâzımiyetini idrak etmek,
dinlenilen şeyi anlama sancısını iyice çekmek,
“ne denilmek istendi
niçin söylendi
bende bu şey ne kadar din’lendi?” bilmek,
değil miydi din’lemek?
Sonra, o şeyin yanlışlığı hakkında dahi olsa
işte o zaman samimâne konuşulabilirdi.
VI.
Sonra bizimki herkesin, her şeyin farkında olduğunu farketti.
Peki niçin bu farkındalık,
cevaplar, istişareler ve söylevler maskesi altında gizlenmekteydi?
“Can alıcı meseleyi konuşma cesareti gösterilmediği için herkes bildiği yerde değişik daireler çizerek çözüm aranır. İşin tuhaf yanı, adeta sözleşmiş gibi herkesin konuşmayıp suskunlukla geçiştirdiği asıl meseleye dair sessiz bir mutabakatı da herkes bilir. Ve bu sessiz mutabakatın ruhlarda, vicdanlarda oluşturduğu utancı, ayıbı bastırmak, daha derinlere gömmek umuduyla en saçma öneriler, modeller gündemde tutulur, arayış hiç bitmez.” [1]
“Bazen de…” dedi içinden taşıp gelen sese.
“Seslidir bu mutabakat.
Bak biz yıllardır o derin meseleyi konuşuyoruz
üzüm de üzüm diyoruz hiç durmadan.
Ama, dönüp duruyoruz ‘oyalanmak dairesi’nde.
Sorun nerede?
Çözüm ne?
Asıl üzüm, ne ve nerede?
Biliyor herkes fakat,
yine üzüme gidiyorum diye
dağılıp gidiyor farklı farklı yönlerde.
Bizim hikayemiz belli
değil gerçekten hiç kimsenin üzüm, derdi.
Vicdanı rahatlatmak için üzüm diyoruz kendi isteklerimize.
Anlaşmazlık, bu nedenle.
Üzüm orada,
tam karşımızda duruyor işte.
Dolanıyoruz çevresinde,
üstünden geçiyoruz
adını zikrediyoruz ama tabii
‘Kimse kafa konforunu bozmak istemez
Kimse kendi konumundan vazgeçmek istemez’ [2]
dönüp dolaşıp geliyoruz bak aynı yere.
‘Kimse tercihlerini, düşüncelerini sorgulamak zahmetine
katlanmaktan yana değildir.’[3]
Sorun hep itilmek istenir başkasının üzerine!”
VII.
Dağıldı herkes hava kararınca. Fakat,
Anlayınca kendinde, çevresinde dönüp duran dalavereyi.
Kemiklerini kırarcasına bir ağırlık çöktü üzerine
Saçları ağardı bir anda
ve olduğu yerde kalakaldı bizimki.
Yıllar geçti kalkamadı olduğu yerden.
Sonra bir gün yine toplandı bizimkiler.
Başladılar yine ayrı ayrı ama,
aynı ses gürültüsüyle söz’e.
Hallerine baktı geçen yıllara rağmen hiçbirisi olmamıştı.
Konuşmakla, olmuyormuş demek.
Şimdi yine aynı tas
yine aynı hamam;
şimdi yine, hâlâ aynı bizimkiler.
Çünkü, duymadılar
dinlemediler kendilerinin dışında başka bir ses
başka bir şey.
Ve ayağa kalktı bizimki.
“Durun! Bütün suç benim.” dedi.
Topladı masadan bütün sorunları
ve arakasına bakmadan çıkıp gitti,
üzüm’e.
Oğuzhan Erdinç
