Tour-ist

“Bize ışığı getireceğinize inandırmıştınız.” demişti son kez birlikte olduğumuzda, “Oysa sizin niyetiniz bizi de kendi karanlığımıza çekmekti.” Kabile reisi Tuiavii’nin beyaz adama meydan okurcasına söylediği bu sözler; her ne kadar Batı kolonyalizmini yansıtıyor gibi gözükse de içimizde bir yerlerde büyümeye yüz tutan “Beyaz adam ve öteki” çatışmasının gündelik hayatımıza karışmış bir yönünü de yüzümüze vuruyor.

Bir beyaz adamın kendi şehrinden, ülkesinden çıkıp yeni insanlarla, yeni kültürlerle tanışmak üzere yaptığı bir “masum” Afrika seyahati; üstün olduğu vehmine kapıldığı şeyler üzerinden bir “üstünlük tatmini”ne¹ dönüşebiliyor. Oysa Tuiavii’nin, Batılı beyaz adamı yoksulluğunun göstergesi olan çok fazla “şey”e ihtiyaç duymasına bağlı olarak onu sürekli “şeyler üretmek ve o şeyleri korumak zorunda olan”, “şey düşkünü” olarak tanımlaması; “üstünlük tatmininin” karşı tarafa nasıl yansıdığının bir göstergesi olabilir. Üstünlüğün çok fazla “şey”; mal, makam, aile, ilim, soy… da olduğunu varsayanların “kültürsüz bir yerli” (?)’nin gözünde bile düştüğü ironik durumun hayattaki izdüşümü.

Bu durum, bize her ne kadar çok uzaklarda bir kabilede Afrika özelinde yaşanan bir hikâye gibi gözükse de yaşadığımız şehrin sokaklarında, kendi beldelerimizde biraz olsun dolaştığımızda beyaz adam kibrinin sadece Afrika’da olmadığını fark edeceğiz. Günlük hayatımızda her an çok fazla tour-ist ziyaret ediyor beldelerimizi. Hayatımıza her gün, her an turist olarak çok fazla insan dâhil oluyor. Ayrıca kendimiz de başka insanların beldelerinde meraklı bir temâşâger rolünü üstleniyoruz.

Beyaz adam farklı insanlar tanımak, masum bir tanışma amaçlı olarak bir gün beldemize uğruyor. Yediklerimizden yiyor, işimizi öğreniyor, evimizi dolaşıyor, yaşadıklarımızı, ne yapmak istediklerimizi, bir günümüzü dinliyor bizden. Günün sonunda ise üstten bir bakışla biz yerlilere acıyarak ayrılıyor aramızdan. Biz de aynı şekilde karşı tarafı insan ölçeğinin² çok daha aşağı standartlarına terk ettiğimizde (maddi olarak, ilmi olarak), “Beyaz Batılı adamın Batılı olmayana karşı attığı bakış”ın³ aynısını tüm küçümserliğiyle hemen yanı başımızda bulunan “bizden olmayanlara” atabiliyoruz.

Üstün olduğumuz vehmine kapıldığımız şeyler üzerinden atıyoruz bu eleştirdiğimiz bakışı ya da eleştirmiyoruz, bilemiyorum. Bu durumun sonucu, kendimizin “acınacak” bir hayatı olduğu ümitsizliğine kapılmakla sınırlı kalıyorsa kendimizi şanslı saymamız gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü bu durumun dahası da var:

“Turizm geliri adına yerli olan her şey metalaştırılırken, turistin zevkine göre pazarlanıyor, yeniden tanımlanıyor adeta. Yabancıların çok ucuza üstünlük duygularını tadarken yerli halkın ona ucuz iş gücü olarak hizmetçilik sunduğu bir ilişki biçiminden söz ediyoruz. Kültürel değerler turizm sektörünün beğenisine, yani Avrupa ve Amerikalının hayat tarzına göre dizayn edilerek yerli ve otantik olan her şey dejenere ediliyor.”⁴ 

Tuiavii’nin baştaki çıkışı gibi ışığın karşı tarafta olduğu, bize de ışığı getirecekleri zannına kapıldığımızda; ona doğru meylederek kendi değerlerimizi, yaşayışımızı, mekânlarımızı feda edip onların beğenisine sunmaya çalışmak gibi bir sürüklenişe gidiyoruz. Bunun sonucu ise beğeni sayısına göre hiçbir kendiliği olmayan, şuursuzca “copy-paste” yapılmış hayatlar, mekânlar, konuşulan cümlelere kadar tek tipleştirilmiş bireyler ve güzel (?), ılımlı (?) gösterilmeye çalışılan İslamcılık. 

Herkes için bu “turizm geliri”, her beldenin “rantı” farklılık arz edebilir. Kimisi için “hırs-ı şöhret, hubb-u cah, makam sahibi olmak”; kimisi için de “emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannukârâne haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek ve tekellüfkârâne layık olmadığı yüksek makamlarda görünmek tarzını takınmakla”⁵ asıl nuru yapay ışıklara, yani az bir dünya menfaatine feda eder. 

Sahip olmaya çalıştıkları “şeyler” için kendilerinde bir üstünlük duygusu vehmine kapılan insanların sundukları bütün bu gelirleri/rantları, “Sizden hiçbir ücret istemiyorum.” diyerek reddeden Efendimiz’in (asm) beldeleri ömürlendirmek/imar etmek için yola çıkışının adıydı hicret. Kendinden, teker teker tüm “şeyler”inden hicret ederek ömürlenmek; taşıdığı ışığın önündeki engelleri kaldırarak bütün karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, O’nun (asm) beldelerimize taşıdığı nurla mümkün, sahte bir ışık üreticisiyle değil.

O, beldeleri fetihte bile tüm üstünlüğüne rağmen tam bir tevazu ile asıl hayatın/ömrün ahiret hayatı olduğunu vurgularken niyeti bizi tüm karanlıklarımızdan kendi aydınlığına çekmekti. “Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tâğûttur; onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür.”⁶

Biz yerlilerin karanlıkta mı aydınlıkta mı olduğumuzu anlamak için kimi dost edindiğimizin sorgulamasını her an yaparak aynı zamanda üstlendiğimiz temâşâ rolünü yerine getirip yerlilere de ışığı götürelim. Eğer yapamıyorsak en azından bırakalım da bizim karanlığımızın bulaşmadığı mutlu hayatlarını sürdürmeye devam etsinler.

Safiye Küçük


Kaynakça ve Dipnotlar

  1. Erich ScheurmannGöğü Delen Adam
  2. İnsan Ölçeği ve Mekân İnşası: İnsanı ezmeden şehirler inşa etmenin yolu, manevi inşa yolculuğumuzda kendi beldelerimizin insan ölçeğinde inşa edilmesinden geçiyor. “İnsan”ı nasıl tanımladığımıza bağlı olarak ona Halife-i arz olduğunu hissettirecek mekânlar inşa etmediğimizde; insan ölçeğinin üstünde onu putlaştırırken, insan ölçeğinin altında ise onu ezen mekânlar oluşuyor.
  3. Akif EmreMekânı Paranteze Almadan
  4. Akif EmreMekânı Paranteze Almadan
  5. Risale-i NurKastamonu Lâhikası
  6. Bakara Suresi, 257. Ayet.