Aklın Namusu

Bir Soysuzluk Olarak Mezhepsizlik Mezhebi

Bir zihnin oluşabilmesi için her şeyden önce meselenin teorik altyapısının sağlam bir şekilde kurulması gerekir. Teorik altyapı oluşturmak, haftada bir saat vaaz dinlemek veya ayaküstü lafazanlık yapmak demek değildir; tıpkı modernitenin kendi fikrî altyapısını ve zehrini eğitim sistemine, kitaplara, medyaya ve kültüre uzun yıllar boyunca ilmek ilmek işlemesi gibi, (her ne kadar batıl da olsa) bu uzun bir çabayı ve derinlikli bir inşa sürecini ifade eder. Bu inşanın başlayabilmesi için ise, binlerce yıldır dinlerin, felsefelerin ve ideolojilerin kalkış noktası olan o temel sorunun sorulması elzemdir: “İnsan nedir?”

İnsanı Var Eden Temel Eylem: Soru Sormak

İnsan nedir diye bir soru sorsak, cevabını da sorunun içinde buluruz. O da şudur: İnsan soru soran bir varlıktır. İnsanı diğer canlılardan, bitkilerden veya cansız varlıklardan ayıran en büyük özellik soru sorma kabiliyetidir. İnsan ancak soru sorarak diğer varlıklarla olan benzerliklerini ve farklılıklarını idrak edebilir; dolayısıyla bir insan, soru sorduğu kadarıyla insandır.

İslam inancında da ilahi hitabın insanı muhatap alması soru ile başlamıştır. Allah’ın ruhlar âleminde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Elest Bezmi) şeklinde bir soru yöneltmesi, insanın kendini ve Rabbini bilmesinin muharrik (harekete geçirici) unsurunun soru sormak olduğunu gösterir. Soru sormak şeytani bir eylem değil, tam aksine ilahi bir ahlak ve insaniyetin gereğidir.

İnsanın ise hayatta en temelde iki sorusu vardır: Niçin ve nasıl. Bir şeyi yaparken yahut uzak dururken niçin sorusu ön plana çıkar; o şeyi yapmak yahut uzak durmak için neler yapılması gerektiği kısmında da nasıl sorusu ön plana çıkar. Dolayısıyla niçin sorusu gayeyi belirlerken, nasıl sorusu da gayeyi tahakkuk ettirme yollarını açar.

Peki nasıl? Haydi makalenin devamında bunu irdelemeye çalışalım.

Aklın Uzuvları ve Düşüncenin Katmanları

Soru sormaya başlayan insan, bu soruları anlamlandırabilmek için bir akıl eleğine ihtiyaç duyar. Bedenin nesneleri kavramak için ellere, görmek için gözlere, hissetmek için deriye ve dokuya, duymak için kulağa ihtiyacı olduğu gibi aklın da hayatı kavramak, duymak, görmek ve hissetmek için kavramlara ihtiyacı vardır. (iyi, kötü, doğru, yanlış vb.)

Bu kavramlar vasıtasıyla doğru ile yanlış birbirinden ayrılır; hatta doğru nedir, yanlış nedir, bunun adı konulur. Aksi takdirde, mesela “İslam tarihindeki halife seçimleri ile modern demokrasi birbirinin aynısı” gibi birbiriyle uyuşmayan akla ziyan cümleler dermeyan edilir ve bu hususlar birbirine karıştırılabilir. Oysa ki İslam ile modernitenin ilkeleri bambaşka, gayeleri başka başkadır.

Fikrî Köksüzlük: Mezhepsizlik ve Modernite

Aklın eleğini oluşturmanın önünde birçok engel ve bariyer vardır. Şöyle ki: Kişinin düşüncelerini inşa ederken bir metodolojiye ve geleneğe dayanması kaçınılmazdır; hatta oldukça zaruri ve elzemdir. Dinî düşüncede mezhepler, sadece ibadetlerin fıkhını (fürû fıkıh) değil, “ince düşünmeyi” ve inanca taalluk eden fikrî yapıyı belirler.

Âleme, insana, Tanrı’ya ve olaylara nasıl ve hangi zaviyeden bakacağımızı belirler. Bir insanın anası ve babası olması nasıl tabii bir durumsa, fikirlerin de bir soyu ve kökeni olmalıdır; bu yüzden köksüzlüğü savunan “mezhepsizlik”, aslında modernitenin insana dikte ettiği temeli çürük, yalıtılmış bir başka “mezheptir.”

Modernite, aklının “eleğim sağım”ı olmayan birçok güruh ve sürülere mezhepsizliği özgürlüğün bir parçası olarak dikte etmiştir. Böylelikle bu dikteyi bir mezhep hâline getirmiştir ve belirli bir cemaat kitlesi oluşturmuştur. Yani mezhepsizlik mezhebi.

Birçok güzel gelenek ve ekollerin toplumların düşüncesini belirlemesinin önünü keserek bu canavar, yani modernizm, kitlelerin düşüncesini kendisi belirlemiştir; dolayısıyla soysuzlaştırmıştır.

Mezhepsizlik mezhebi fikrî bir soysuzluk ve ortalık malı olmaklıktır. Dediğimiz gibi bunun övünülecek bir tarafı yoktur. Biyolojik fuhşiyat gibi aklın da fuhşiyatı ve soysuzluğu vardır. Bu durumdan Allah’a sığınırız.

Bir Diğer Bariyer

Nasıl ki insan bedeninin sıhhati için abur cuburların hiç tüketilmemesi yahut minimum düzeyde olması gerekir. Zira abur cuburlar tüketildikçe sâir sağlıklı gıdalara iştiha kalmaz ve bedenin kararlı iç dengesi sürekli olarak erozyona uğrar.

Dolayısıyla abur cubur tüketilmesi kısa süreli haz ve iştiha tatmini gerçekleştirirken, uzun vadede insanı yıkıma uğratır ve hakiki açlığını baskılar.

Tıpkı bunun gibi gündelik siyasi yahut sosyal medya akımlarını takip etme fetişizmi de bizim hakiki olan hakikat açlığımızı ve iştihamızı örterek merak algımızı gündelik abur cubur düşüncelerle tüketir.

Sürekli olarak yukarıdan aşağıya yahut sağa sola ekran kaydırmaları ile insan zihni sümükleşerek çerçevesiz ve ruhsuz bir hâle dönüşür. Eleğini yitiren akıl ise dümdüz bir şekle girerek kendisine akan malumatın özünü posasını ayırt edemeyerek her şeyi içerisine alır; yani eskilerin tabiriyle “sapı ile samanı birbirine karıştırır.”

Bu da benim tabirimle “aklın fuhşiyatı” ile “zihnin namusunu” yitirmesi neticesine götürerek aklın “ortalık malı” hâline gelmesine sebebiyet verir.

Bir Teklif ve Çile Yolu

Kanaatimce mezhepsizlik mezhebi, modernitenin âriyet fikirlerinden âr edinip uzaklaşarak ve gündelik abur cuburları baskılayarak gökyüzüne ve kendimize yönelip aklımızın namusunu kurtarmak ve aklın eleğini yani nesebini kurtarmak boynumuzun borcudur.

Büyük bir hakikat var. Bunun için büyük bir açlık ve merak oluşturarak ona doğru yolculuk yapmak; çölde susuzluğumuzu vahalarla değil, büyük okyanusla gidermek için elzemdir.

Gürültünün olduğu yerde güzel tınılar ve nağmeler duyulmaz. Bunun için gürültülerin sesini kısarak hakikatle frekansımızı tutturmamız oldukça önemlidir.

Yoksa hakikat diye bir şeyin olduğunun dahi farkındalığı da mı kalmadı?

Modernitenin hız sarmalı ve sarmaşığı bizlere unuttuğumuzu dahi unutturdu mu?

Hâsılı Kelâm

“Mezhepler gereksizdir, bölücüdür…” diye meleyenlerin aslında aklın namusuna düşman oldukları ve savaş açtıkları biline…

Bir elek edinmek aklımızın ahlakı açısından son derece önemlidir.

Bütün bir İslam temeddün tecrübesi, bu eleğin niçin elde edilmesi ve nasıl olması gerektiğinin muazzam temsil ve timsalleri ile doludur.

Takdir edilir ki eleğin sıklığı ve gevşekliğinin ayarı son derece önemlidir. Bunun gibi akıl eleğini nereden aldığımız hayatımızın namusu açısından elzemdir.

Aklının namusunu koruyanlara selam olsun.

Resul Hançer