Hikayenin İdraki
İnsan gün içinde kendinden kaçmaya çalışsa, başka kimselerle, başka işlerle kendini oyalamaya çalışsa bile baş yastığa konunca yine kendisiyle baş başa kalacak, vicdanını susturamayacak, ezeli düşmanla veya ezeli dostla mecburen yüzleşecektir. Eğer yüzleşme henüz bitmemişse uyanık olmak gereklidir.
“Biz bugünlerde her şeyi çok biliyoruz…” Evet gerçekten de böyle ve açıkçası çok bildiğimizi de hepimiz biliyoruz. Bu cümle muhtemelen ortaya atıldıktan sonra, okuyan kişide birkaç saniye farkındalık oluşturacak, sonrasında bilinenlerden herhangi bir bilinen olmaya devam edecek. Çünkü biz, bu cümleyi yalnızca bilmiş olduk, tam anlamıyla idrak etmedik.
Eğer örneğin bu cümle şu şekilde anlatılmış olsaydı: “Masadaki sohbet uzadıkça herkesin sesi biraz daha kendinden emin çıkıyordu, biri tarihin akışını birkaç örnekle açıklıyor, diğeri insan doğasını kesin hükümlerle tarif ediyordu; sanki dünyanın bütün meseleleri bu küçük masada çoktan çözülmüş gibiydi. Kimse durup düşünmüyor, kimse “bilmiyorum” demiyordu. Sözler hızla çoğalıyor ama anlamları garip biçimde hafifliyordu. Dışarıda rüzgar kaldırımlarda sessizce dolaşırken, içeride konuşulanların çoğu sanki yalnızca konuşulmuş olmak için söyleniyordu. O an fark ettim: Belki de asıl eksik olan şey bilgi değil, insanın durup gerçekten anlamaya çalışmasıydı…”
İlk cümle ve sonraki paragraf aslında aynı anlamı taşıyordu, ilk cümle kısa ve özdü belki ama okuyan kişiye olayı içselleştirip tecrübe ettirmiyor, yalnızca “evet bu zaten böyle, güzel bir söz” demekten öteye götürmüyor. Paragraf ise belki fazla uzatılmış, fazla edebiyatı yapılmış gibi gözüküyor ama bizi olayın içine dahil ediyor, anlatılanı aslında var olmayan soyut bir şeymiş gibi değil de, bizim de yaşadığımız veya yaşayabileceğimiz somut bir durum haline getiriyor. Yani bize bilmek yerine idrak ettiriyor. Böylelikle anlatılmak istenilen şey daha kalıcı hale getirilmiş oluyor, okuduktan sonra belki unutsak bile bilinçaltımızda hala bizimle oluyor.
Belki de en sağlam idrak etme yöntemi; tecrübe etmektir. Lakin hemen her şeyi tecrübe etmemiz mümkün olmayabilir, söylenmiş sözler bazen olayı tecrübe etmemize yetmeyebilir. Herkesin “bu böyledir” dediği kesin hüküm verdiği düşünceleri vardır, lakin yaşanmamış ve idrak edilmemiş şeyler beyinde halihazırda var olsa bile, yokmuş gibi değersiz olabilir. Tecrübe etmek tuşa basarak veya bir yere gidilerek elde edilecek tam olarak somut veya net bir şey değildir, çoğunlukla yaşarken elde edilebilir. Bazen bir hikaye okumak veya dinlemek, bir tablo izlemek, türkü dinlemek veya film izlemekle birlikte adeta yaşanmış kadar tecrübe biriktirebiliriz. Elbette bunlar yalnızca sağlam bir idrakle yapılıyorsa tecrübe edilebilirler, yoksa bu işler oyalanmaktan ve simülasyondan öteye gitmeyebilir.
Bazı sözler veya verilmiş kesin hükümler, “bu böyledir” demek, her zaman için yeterli olsaydı sanıyorum Mevlana’nın Mesnevisi, Leyla ile Mecnun hikayesi, Yunus Emre’nin şiirleri, öncü şahsiyetlerin hayatları tarih boyu hiç anlatılmazdı. Çünkü bazı “bu böyledir” denilen şeyler çoğu insan için idrak edilebilir değil yalnızca bilinebilir durumda. Nuh(a.s.)’ın bir sözü belki aklımızda kalmayabilir ama Nuh’un Gemisi yani Nuh’un hikayesi hepimizin aklındadır, çünkü aslında yeterince içselleştirmiş ve idrak edebilmişsek biz de o gemideyiz demektir, belki bazılarımız Yunus (a.s.)’ın balığının içinde, bazılarımız Yusuf(a.s.)’la birlikte kuyuda.
Bir hikayesi olanın; şahsi kimliği, davası, yüzleşmesi, düşmanı, gayesi olur. Eğer yüzleşmemiz devam ediyorsa yaşıyoruz ve bir hikayemiz vardır demektir. Bu hikayeyi bugün belki sonlandırıp başımızı yastığa koyacağız ama bizim hikayemiz bir simülasyondan ibaret olmadığı için yarın yine devam edecek, o zaman iyi uykular tabii mümkünse eğer…
Hakan Büyükmutlu
