Saatlerce uğraşır, türlü türlü yollar dener, yine de çözemezdik o geometri sorusunu, lise zamanlarımızda. Ta ki o problemle karşılaşan ve defaatle çözen hocamız bir çizgi ile işi bitirinceye kadar. Hayat da böyle. İçerisine gönderildiğimiz bu karmaşık düzen, çözümü zor sorulardan müteşekkil; çoğu zaman da bu soruların içinden çıkılamıyor, çıkamıyoruz. Uzun uğraşlar veriyoruz, çabalıyoruz, çözmeye, anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bazen başarılı oluyoruz, belki çoğu zaman da bir hışımla kalemi elden bırakıp pes ediyoruz. Benim nezdimde Vahiy, Hz. Peygamber (s.a.v) ve onları takip eden âlimler, ârifler, hakîmler; yani sâlih insanlar, içinden çıkılamayan problemler nedeniyle böylesi bir kargaşa ortamında o tek çizgi ile işi bitiren hoca gibidirler. Bunu, kimi zaman içerisinde bulunulandan daha büyük soru veya sorunlara dikkatimizi çekip sorun olarak gördüğümüz şeylerin küçüklüğünü göstererek yapıyorlar; kimi zaman da ‘bir de buradan bak’ diyerek bir yolculuğa çıkartıyorlar ve nazar/perspektif değişimine davet ediyorlar.
İtikaf notlarıma bir yenisini daha eklediğim şu uzlet günlerimde, içinden çıkamadığım bir merasimdir Bayram meselesi ve Alvarlı Efe’nin şu beyti: “Can bula cânanını bayram o bayram ola/ Kul bula sultanını bayram o bayram ola.”
Kim gelecekte bu derdimi çözecek, anlamakta zorlandığım Bayram meselesini bana anlatacak? Nitekim birçok şey gibi anlamından arındırılmış ve içeriği boşaltılmış, dahası festival havasında olan Bayram hakkında düşünmek, tıpkı içerisinden çıkamadığım o geometri sorusu gibidir. Tâ ki Üstadım Mevlânâ gelene kadar. Mesnevisindeki şu hikâye, yukarıdaki beytin içerisine nüfûz etmemi sağlayarak ‘Bayram problemini’ çözmeme yardımcı oldu. Hikâye şudur: “Günün birinde Padişah, râiyetindekilerin önüne bütün hazinesini döktürür ve onlara şunu söyler: ‘Neyin üzerine elini koyarsanız o sizindir.’ Kimisi elmasların üzerine koyar kimisi incilerin, kimisi yakutların üzerine elini koyar kimisi altınların… ve böylelikle elde ettiklerine çok sevinerek padişaha minnettar olurlar. Birisi var ki, herkes elmaslara, yakutlara, incilere, altınlara vb. saldırırken o öylece bekler. Ona ‘sen ne beklersin, haydi elinin eriştiklerini al da fırsatı kaçırma’ denilir. Padişahı canından çok seven bu cariye gider ve elini Padişah’ın üzerine koyar. “
Evet, kıssa bu kadar. Bu kıssa ile zihnimde bir bariyer/tabu yıkılmıştı ki o da yorucu ve düzenimizi altüst edici Ramazan’ın bitişi ile birlikte bayrama “oh be, yorucu açlık günleri bitti, şimdi eğlenme zamanı” düşüncesi ile girmek idi. Zira öyle bir niyet ve düşünce ile Bayramı özdeşleştirmek elbette Bayramın mahiyetine nüfûz etmeye engeldir. Çoğunlukla bir festival havasına bürünen bayramlarda, işin toplumsal boyutunun ağır basmasıyla ‘ferdiyet’ kısmı genellikle ihmal edilir ve Tanrı ile pekişecek neşvenin önüne bent olur. Nitekim kutlu üç ayların neticesi bayram, daha ulvi bir buluşma olarak görülmeli. Hayat yolculuğumuzu, dünyaya gönderiliş gayemizi özetleyen bu kutlu ayların, insanı en temelde şu sonuca vardırması gerekir —ki yaşantımızın daha da önemlisi ölecek oluşumuzun anlamı tebellür etsin: “Can bula Canân’ını ki bayram, bayram olsun” Yûnus Emre’mce diyecek olursak: Ballar balını bulmaktır Bayram ve kovanların yağmalanmasına (faniliğine) aldırmamaktır.
Birçok nimetin varlığıyla sevinebileceğimiz Bayram, en çok da o nimetleri bahşedenin bizzat kendisi ile sevinmemizi gerektirir. Zira her nimet tabela gibidir, nimetleri bize ihsan edeni işaret eder. Başta bizzat kendimiz/varlığımız bir nimettir ve biz de bizi O’na yönelten bir âyetiz/işâretiz. Tabelanın gösterdiği yöne yüzümüzü dönmek gerekirken tabela altında beklemek büyük bir hezeyandır. Yukarıdaki hikâyede olduğu gibi, önümüze serilen nimetlerin içerisine gömülmekten dolayı önümüze o nimetleri sereni unutuyor olabiliriz, maâzallah.
O halde tekrar:
“Can bula Canan’ını bayram o bayram ola
Kul bula Sultanını bayram o bayram ola.”
Yine Yunus Emre’min dediği gibi:
“Yunus ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin
Ballar balını buldum kovanım yağma olsun”
Hepimizin bayramı şimdiden mübarek ola.
Resul Hançer
